Kıbrıs’ta çözümün imkânsızlığı değil, Kıbrıslıların ürettiği anayasal yakınlaşmanın jeopolitik müdahaleler karşısındaki kırılganlığı tartışılmalıdır.
Mahmut Kanber | Siyaset Bilimci – Araştırmacı – Yazar
Kıbrıs meselesi anlatılırken yarım yüzyılı aşan çözümsüzlük çoğu zaman iki toplumun ortak bir yönetim modeli üzerinde anlaşamamasıyla açıklanır. Federasyon, iki devlet, konfederasyon veya gevşek ortaklık tartışmaları bu kanaati sürekli yeniden üretir. Ancak tarihsel belgeler farklı bir noktaya işaret etmektedir: Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar, siyasal çatışmaların ve ağır güvenlik kaygılarının sürdüğü bir dönemde dahi ortak devlet ile toplumsal öz-yönetimi bağdaştıran bir anayasal düzene yaklaşabilmiştir.
Bu gerçeği değerlendirebilmek için tarihi hakikat ile tarihsel gerçeklik arasında ayrım yapmak gerekir. Tarihi hakikat, geçmişte yaşanan ve belgelerle izlenebilen kurucu deneyimi ifade eder. Tarihsel gerçeklik ise zaman içinde oluşan kurumları, güç ilişkilerini, bağımlılıkları ve toplumsal dönüşümleri kapsar. Tarihi hakikat geçmişe dönme çağrısı değildir; tarihsel gerçeklik de statükonun değişmez kabul edilmesi anlamına gelmez. Siyasetin görevi, bu iki alanı aynı kurucu zeminde buluşturmaktır.
1968’de başlayan toplumlararası görüşmeler, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1963 sonrasında işlemez hale gelen ortaklık yapısını yeniden düzenlemeyi amaçlıyordu. Kıbrıslı Rum toplumunu Glafkos Klerides, Kıbrıslı Türk toplumunu Rauf Denktaş temsil ederken anayasal çalışmalar Mihail Dekleris ile Orhan Aldıkaçtı tarafından yürütülüyordu. BM Genel Sekreteri’nin 22 Mayıs 1974 tarihli raporu, özellikle yerel yönetimlerin yapısı ve işlevleri konusunda ilerleme sağlandığını, devletin üniter niteliğinin nasıl tanımlanacağına ilişkin görüş ayrılıklarının ise sürdüğünü kaydetmektedir.
Akademik doğruluk açısından 13 Temmuz belgesinin niteliğini doğru tanımlamak gerekir. Dekleris ile Aldıkaçtı arasında 13 Temmuz 1974’te şekillenen metin, Klerides ve Denktaş tarafından imzalanmış nihai bir anlaşma değildi. Uzmanlar düzeyinde ulaşılan geçici anayasal uzlaşmanın 16 Temmuz’da iki toplumun temsilcileri tarafından ele alınması ve siyasal onaya bağlanması öngörülüyordu. 15 Temmuz’da Yunan cuntasının desteklediği darbe bu süreci kesti. Bu nedenle belge, tamamlanmış barışın değil, ortak yönetimin anayasal olarak kurulabilir olduğunun tarihsel kanıtıdır.
Görüşmelerde sıfırdan yeni bir devlet kurulması tartışılmıyordu. Cumhurbaşkanı ile Cumhurbaşkanı Muavini arasındaki ilişkiler, veto yetkileri, ayrı çoğunluklar, Temsilciler Meclisi, kamu hizmetleri, yargı ve yerel yönetimler yeniden düzenleniyordu. Aranan denge, ortak devletin işleyebilirliği ile Kıbrıslı Türklerin siyasal ve toplumsal güvencelerini aynı anayasal yapı içinde korumaktı. Merkezdeki kilitlenmeleri azaltırken yereldeki öz-yönetimi güçlendiren esnek bir egemenlik anlayışı gelişiyordu.
Dönemin yerel özerklik arayışı bugünün dar belediyecilik kavramıyla okunamaz. Kıbrıslı Türklerin merkezi devlet kurumlarının dışında kaldığı, güvenlik kaygılarının gündelik hayatı belirlediği ve Enosis düşüncesinin silahlı yapılar üzerinden varlığını sürdürdüğü koşullarda yerel yönetim; yol, temizlik ve altyapı hizmetlerinden çok daha geniş bir anlam taşıyordu. Eğitim, kültür, kimlik, mali kapasite, toplumsal güvenlik ve kamusal iradenin korunması bu alanın içindeydi.
13 Temmuz taslağı bu yönüyle ne bugünkü federasyon tezinin eksiksiz öncülü ne de iki devlet yaklaşımının tarihsel dayanağıdır. Belgenin ortaya koyduğu daha temel düşünce, ortak devlet ile toplumların kendi kendini yönetmesinin birbirini dışlamak zorunda olmadığıdır. Devletin adı ve nihai biçimi üzerindeki ayrılıklar devam ederken egemenliğin işlevleri üzerinde ilerlenebilmiş, hangi yetkilerin ortak düzeyde ve hangilerinin toplumsal düzeyde kullanılacağına ilişkin hukuki formüller geliştirilebilmiştir.
Yine de anayasal yakınlık, siyasal uzlaşmanın bütünüyle tamamlandığı anlamına gelmez. Liderliklerin kendi toplumları içindeki hareket alanı, güvenlik meselesi, Yunan cuntası, EOKA-B, Enosis yanlısı çevreler ve Türkiye-Yunanistan gerilimi metin üzerindeki ilerlemeyi kırılgan hâle getiriyordu. Marilena Varnava’nın döneme ilişkin incelemesi, hukuki yakınlaşma ile siyasal sahiplenme arasındaki mesafenin önemini göstermektedir. Kağıt üzerinde bulunan formül, onu koruyacak ortak egemenlik ve demokratik meşruiyet oluşmadığında dış müdahaleye açık kalmıştır.
15 Temmuz darbesi yalnızca Makarios yönetimini devirmedi. Kıbrıslıların ortak anayasal geleceklerini belirleme ihtimalini de ortadan kaldırdı. 13 Temmuz ile 15 Temmuz arasındaki iki gün, anayasal yakınlaşmadan jeopolitik müdahaleye geçişin simgesidir. Buradan çıkan sonuç, Kıbrıs’ta çözüm formülü üretilemediği için ortak yönetimin kurulamadığı değildir. Asıl sorun, Kıbrıslıların geliştirdiği uzlaşmanın adanın dışındaki güç merkezleri karşısında korunamamasıdır.
Tarihi hakikat bu anayasal kapasiteyi görünür kılmaktadır. Ancak 1974 sonrasında ortaya çıkan yeni gerçeklik, meseleyi bir ortaklık anayasası tartışmasının çok ötesine taşımıştır. Dizinin ikinci yazısı, anayasal sorunun nasıl elli iki yıllık bir jeopolitik çözümsüzlük rejimine dönüştüğünü ele alacaktır.
Kaynakça
Birleşmiş Milletler. (1974). Report of the Secretary-General on the United Nations Operation in Cyprus, S/11294, 22 Mayıs 1974.
Theophanous, A. (2020). “The Intercommunal Negotiations After 1974 and Future Prospects.” The Cyprus Review, 31(1), 279–309.
Varnava, M. (2020). Cyprus Before 1974: The Prelude to Crisis. I.B. Tauris.