Degerli okurlar , Kuzey Kıbrıs’ta bugün en fazla aşınan toplumsal yapı, orta direktir. Uzun yıllar boyunca bu toplumun ekonomik dengesini, sosyal sürekliliğini ve siyasal istikrarını ayakta tutan kesimler, giderek daha dar bir yaşam alanına sıkışmaktadır. Orta direğin çöküşü, yalnızca alım gücünün düşmesi ya da gelir kaybı değildir; bu durum, aynı zamanda toplumsal düzenin ve siyasal denge mekanizmalarının zayıflamasıdır.
Orta direk, siyaset bilimi açısından yalnızca ekonomik bir sınıflandırma değildir. Bu kesim, demokrasinin taşıyıcı kolonlarından biridir. Üreten, vergi veren, kamusal hizmetlerden yararlanan ve siyasal katılımın ana gövdesini oluşturan bu yapı zayıfladığında, yalnızca ekonomi değil; demokrasi de kırılgan hale gelir. Kuzey Kıbrıs’ta yaşanan tam olarak budur. Toplumun geniş bir kesimi, ne yoksulluk politikalarının öznesi ne de refah politikalarının muhatabı olabilmektedir.
Geçmişte “geçinmek” mümkünken, bugün “ayakta kalmak” bile ciddi bir mücadeleye dönüşmüştür. Sabit gelirliler, küçük esnaf, zanaakar ve üretici nitelikli emekçiler ve kamu çalışanları; artan hayat pahalılığı karşısında her ay biraz daha geriye düşmektedir. Bu tablo, bireysel hatalarla ya da kişisel tercihlerle açıklanamaz. Aksine, kalkınma ve gelir politikalarının toplumsal gerçeklikten kopmasının doğrudan sonucudur. Ekonomi yönetimi, toplumun taşıma kapasitesini değil, kısa vadeli dengeleri öncelediğinde; bedel kaçınılmaz olarak orta direğe çıkar.
Ekopolitik açıdan bakıldığında, orta direğin çöküşü bir alarmdır. Çünkü ekonomik baskıların belirli kesimlerde yoğunlaşması, yalnızca gelir dağılımını değil; toplumsal dayanışmayı, ortak yaşam kültürünü ve güven duygusunu da aşındırır. İnsanlar birbirini rakip olarak görmeye başladığında, kamusal alan daralır; toplum sessiz bir çözülme sürecine girer. Bu çözülme, siyasal sonuçlar üretir; ancak çoğu zaman geç fark edilir.
Sorunun en kritik boyutu, siyasetin bu tablo karşısındaki tutumudur. Orta direğin yaşadığı daralma, siyasal gündemin merkezine yeterince taşınmamaktadır. Hayat pahalılığı konuşulurken, bu pahalılığın toplumun hangi kesimlerini nasıl etkilediği ayrıntılı biçimde ele alınmamaktadır. Oysa yönetmek, yalnızca genel göstergeleri izlemek değil; toplumsal adaleti gözetmektir. Bu noktadaki sessizlik, bir iletişim eksikliği değil; siyasal bir tercihtir. Yetersizlik ise, politika üretme kapasitesinin zayıflığını göstermektedir.
Kuzey Kıbrıs’ta orta direğin yaşadığı erozyon, aynı zamanda ciddi bir yönetişim eksikliğine işaret etmektedir. Gelir politikaları, vergi düzenlemeleri, sosyal destek mekanizmaları ve kamu harcamaları arasında bütünlüklü bir denge kurulamadığında; yük, sistemin en kolay taşıyabileceği varsayılan kesimlerin sırtına bindirilmektedir. Bu yaklaşım sürdürülebilir değildir. Çünkü orta direk çöktüğünde, ekonominin kendisi de çöker; piyasa daralır, tüketim azalır, toplumsal huzursuzluk derinleşir.
Siyaset bilimi literatürü bu konuda nettir: Orta direğin zayıfladığı toplumlarda siyasal kutuplaşma artar, popülist söylemler güç kazanır ve demokratik denge mekanizmaları aşınır. İnsanlar kendilerini temsil edilmemiş hissettikçe, ya siyasetten uzaklaşır ya da sisteme olan güvenlerini kaybeder. Bu, yalnızca ekonomik değil; siyasal bir meşruiyet krizidir.
Bu noktada iktidarın sorumluluğu açıktır. Ekonomik olumsuzlukları yönetirken, yükün kimlerin üzerine yıkıldığını görmek ve buna göre politika üretmek zorundadır. Yönetmek, sadece olumlu gelişmeleri sahiplenmek değil; olumsuzlukların da siyasal sorumluluğunu üstlenmektir. Hesap verebilirlik ve şeffaflık, yönetişimin temel unsurlarıdır. Toplum, kendisini yönetenlerden sorunları inkar etmelerini değil; kabul etmelerini ve çözüm için açık bir yol haritası sunmalarını bekler.
Ancak muhalefetin rolü de bu tabloda hayati önemdedir. Toplumsal muhalefet, orta direğin yaşadığı bu sessiz çöküşü görünür kılmakla yükümlüdür. Muhalefet, yalnızca eleştiren değil; yapıcı, ilerici ve toplumsal karşılığı olan alternatifler üreten bir siyasal alan olmak zorundadır. Orta direğin sorunlarını siyasal dile taşıyamayan bir muhalefet, toplumla bağ kuramaz.
Toplumsal muhalefetin gücü, orta direğin gündelik hayat deneyimini siyasal kararlara yansıtabilmesinde yatar. Bu da ancak katılımcı mekanizmalar, açık veri, denetim kültürü ve şeffaf yönetim anlayışıyla mümkündür. Yönetişim, devletin nasıl karar aldığı kadar, toplumun bu kararlara nasıl dahil edildiği sorusudur. Bu dahil olma gerçekleşmediğinde, ekonomi politikaları teknik olarak doğru olsa bile toplumsal meşruiyet üretemez.
Bugün Kuzey Kıbrıs’ta yaşanan sorun, orta direğin yaşadığı ekonomik kayıpların normalleştirilmesidir. Sessizlik burada tarafsızlık değildir. Sessizlik, mevcut dengesizliğin sürmesine razı olmaktır. Yetersizlik ise, bu dengesizliği giderecek politikaların üretilememesidir. Oysa siyaset, tam da bu noktada konuşmalı, tartışmalı ve çözüm üretmelidir.
Orta direk çökerken sessiz ve yetersiz kalan bir siyasal düzen, yarın çok daha derin bir toplumsal krizin zeminini hazırlar. Ekonomi politikaları, yalnızca büyümeyi değil; toplumun taşıyıcı kesimlerini korumayı hedeflemediği sürece kalıcı olamaz. Kuzey Kıbrıs’ın ihtiyacı olan şey, orta direği yeniden güçlendirecek adil, kapsayıcı ve yönetişim temelli bir siyasal anlayıştır.
Bu yazı bir çağrı değil; bir sorumluluk tespitidir. Çünkü orta direk ayakta kalmadan, ne ekonomik istikrar ne demokratik güven ne de toplumsal umut sürdürülebilir.
Mahmut Kanber Siyaset Bilimci/Yazar [email protected]
14 Şubat 2026 Cumartesi 10:22
59 Okunma


