Değerli Okurlar,
Siyaset bilimci bir yazar olarak şunu açıkça belirtmeliyim: Kuzey Kıbrıs’ta bugün yaşadığımız ekonomik ve toplumsal çıkmaz, kendiliğinden ortaya çıkmış bir tablo değildir. Bu, statükonun yıllardır çözümsüzlük üzerine kurguladığı ekopolitik ve ekososyolojik temellerin sistemli bir sonucudur. Çözümsüzlük, yalnızca Kıbrıs sorununun değil, ekonominin, siyasetin ve toplumsal yaşamın tüm damarlarına işlenmiş bir yöntemdir. Statüko, üretimden kopuşu, ganimet düzenini, inşaat ve tüketim odaklı ekonomiyi normalleştirerek, bu yapıyı siyasetin en güçlü aracı haline getirmiştir.
Bugün hayat pahalılığından işsizliğe, gelir dağılımı adaletsizliğinden kırılgan mali yapıya kadar yaşanan tüm sorunlar; çözümsüzlüğü besleyen bu statükocu anlayışın doğrudan ürünüdür. Bir siyaset bilimci gözüyle baktığımda bu tablo, yalnızca ekonomik çarpıklık değil; aynı zamanda demokrasiyi, toplumsal güveni ve adalet duygusunu da aşındıran yapısal bir krizin yansımasıdır.
Çözümsüzlüğün Ekonomik ve Sosyal Sonuçları
Çözümsüzlük, Kuzey Kıbrıs’ta yalnızca siyasal bir mesele değil, aynı zamanda ekonomiyi ve toplumsal dokuyu belirleyen temel bir gerçekliktir. Statüko, bu çözümsüzlüğü sürekli besleyerek ekonomiyi inşaata, tüketime ve ganimet düzenine dayalı kırılgan bir yapıya mahkûm etmiştir.
Üretim sektörleri tarım, hayvancılık, sanayi giderek zayıflamış; toplumsal refahın kaynağı olabilecek kolektif üretim yerine, bireysel kâr hırsı ve kısa vadeli kazanç düzeni egemen olmuştur. Bu durum yalnızca ekonomik çeşitliliği yok etmekle kalmamış, toplumun kendi geleceğine olan güvenini de törpülemiştir.
Siyasal alanda ise çözümsüzlük, bir tür araçsallaştırılmış yönetim biçimi olarak işletilmektedir. Ekonomideki adaletsizlikler, kamu kaynaklarının eşitsiz dağıtımı ve partizanlık, çözümsüzlüğün doğal sonuçları olarak halka sunulmakta; bu sayede statükonun devamı meşrulaştırılmaktadır. Hayat pahalılığı, yüksek enflasyon, işsizlik ve toplumsal adaletsizlik; çözümsüzlüğün ürettiği sistematik sorunlar olarak her bireyin yaşamına yansımaktadır.
Toplumsal düzeyde ise bu süreç, kolektif çıkarların geri plana itilmesi, dayanışma ruhunun zayıflaması ve güven duygusunun aşınması ile sonuçlanmaktadır. Halkın siyasete ve kurumlara olan inancı azalmış; bireysel kurtuluş arayışı, ortak geleceği inşa etme iradesinin önüne geçmiştir.
Kolektif Çıkarların Geri Plana İtilmesi
Statükonun çözümsüzlük üzerine kurduğu düzenin en çarpıcı etkisi, kolektif çıkarların bilinçli bir biçimde geri plana itilmesidir. Ekonomide bireysel kârın yüceltilmesi yalnızca piyasalarda dengesizlik yaratmadı; aynı zamanda toplumsal ilişkileri dönüştürdü. Bu dönüşüm, toplumun dayanışma damarını kurutarak ortak geleceğe dair güveni zedeledi.
Ekopolitik açıdan bakıldığında, üretimden kopuşun yerine ithalata ve tüketime dayalı bir modelin yerleşmesi, toplumun kendi ekonomik varlığını inşa etme kapasitesini ortadan kaldırdı. Bireysel çıkarları öne çıkaran bu yapı, aynı zamanda siyasal patronaj ilişkilerinin zeminini besledi, devletin ekonomik alanı bir güç dağıtım aracına dönüştürmesine yol açtı.
Ekososyolojik açıdan ise süreç, dayanışma kültürünün zayıflaması, güven duygusunun aşınması ve bireysel kurtuluş arayışlarının yaygınlaşması ile sonuçlandı. Halkın kolektif özgüveni kırıldı; bireyler, ortak bir toplumsal mücadele yerine yalnızca kendi hayatını kurtarma telaşına yönlendirildi.
Toplumların güçlenmesi, bireysel çıkarların dizginlenerek kolektif faydanın öne çıkarılmasına bağlıdır. Dayanışmayı, emeği ve üretimi esas alan ekonomik modeller bu nedenle bir tercih değil; toplumsal varoluşun devamı için zorunluluk haline gelmiştir.
Yeni Bir Ekopolitik Vizyonun Zorunluluğu
Ekonomik dönüşümün en kritik unsurlarından biri, üretimden ve zanaatkarlıktan gelen gücün yeniden inşasıdır. Kuzey Kıbrıs’ın toplumsal belleğinde üretici köylünün, emek veren zanaatkârın ve el emeğiyle geçimini sağlayan kesimlerin yarattığı değer unutulmuştur. Çözümsüzlüğün dayattığı tüketimci anlayış, bu alanları geri plana itmiş; ithalata dayalı bir bağımlılık ilişkisini kalıcı hale getirmiştir.
Üretimden ve zanaatkarlıktan gelen güç, yalnızca ekonomik bir araç değil; aynı zamanda toplumsal dayanışmayı pekiştiren ve özgüveni besleyen bir kaynaktır. Yeni bir modellemenin temelinde, üretici sınıfların desteklenmesi, yerel üretimin teşvik edilmesi ve emek üzerinden toplumsal fayda üretilmesi yer almalıdır.
Bu yaklaşım, halkın kendi alın teriyle ayakta durabileceği bir düzeni yeniden kurar; bireysel kâr anlayışının yerine toplumsal faydayı koyar. Üretim ve zanaatkârlık temelli bu model, hem ekonomik bağımsızlık hem de siyasal özgüven için hayati öneme sahiptir.
Çözümsüzlüğün Zincirlerini Kırmak
Kuzey Kıbrıs’ın bugünkü ekonomik ve toplumsal tablosu, statükonun çözümsüzlük üzerine kurguladığı düzenin doğrudan ürünüdür. Kırılgan mali yapı, üretimden kopuş, bireysel kâr hırsının yüceltilmesi, siyasal patronaj ilişkileri ve toplumsal güvenin aşınması; tüm bu sonuçlar aynı kaynağa işaret etmektedir: Çözümsüzlüğü besleyen siyasal tercihler.
Sorunları gidermenin yolu, bireylerin ve toplumun aynı siyasal tercihlerde ısrar ederek farklı sonuçlar beklememesi gerektiğini kavramasından geçer. Statükoya hizmet eden tercihler tekrarlandıkça, çözümsüzlük de yeniden üretilir. Farklı bir sonuç istiyorsak, farklı tercihler yapmak zorundayız. İşte bu farkındalık, bireyin kendi bilincinden başlayarak topluma dönüşmesinin, özellik ile ekopolitik ve ekososyolojik yaklaşımın temelidir.
Toplumun kolektif kazanımları, üretimden ve zanaatkarlıktan gelen gücün yeniden inşasıyla, dayanışma kültürünün onarılmasıyla ve şeffaf yönetim anlayışıyla güçlendirilebilir. Geleceğe güvenle bakabilmek, çözümsüzlüğün zincirlerini kırarak ancak bu temeller üzerinde mümkündür.
Mahmut Kanber
Siyaset Bilimci/Yazar [email protected]