Değerli okurlar,
Bu köşe yazıları serisinde, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin ekonomik ve toplumsal dinamiklerini ele alırken, geleneksel iktisadi analizlerin ötesine geçen bir siyaset bilimci gözüyle hareket ediyorum. Ekonomi genellikle sayılar, grafikler ve piyasa mekanizmaları üzerinden okunur; ancak benim yaklaşımım, bu ekonomik olayların ardındaki güç ilişkilerine, kurumsal yapılara, siyasi kararların belirleyiciliğine ve uluslararası statünün dönüştürücü etkisine odaklanmaktır. Kullandığım politik ekonomi disiplini, ekonomi ve siyaset arasındaki kopmaz bağı vurgular. Bu bağlamda, KKTC gibi uluslararası tanınmamışlık gibi benzersiz bir siyasi statüye sahip bir yapıda, ekonomik gelişmelerin siyasi çıkarlar, jeopolitik koşullar ve toplumsal güç mücadeleleri tarafından nasıl şekillendirildiğini, klasik ekonomi teorilerinin açıklayamadığı çok boyutlu ilişkileri mercek altına alıyorum. Her yazımda, bu karmaşık etkileşimi somut örnekler ve karşılaştırmalı analizlerle derinleştirmeyi hedefliyorum.
Yazı 1. Ekonomik Liberalleşme ve Kırılganlıkları
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, kurulduğu günden bu yana benzersiz bir siyasi ve diplomatik izolasyonla varlığını sürdürmeye çalışıyor. Bu durum, ekonomik kalkınma stratejilerini de kaçınılmaz olarak şekillendirmiş, çoğu zaman ciddi kısıtlamalar getirmiştir. Ancak 2000'li yıllardan itibaren, bir kalkınma reçetesi olarak sunulan ekonomik liberalleşme rüzgarları, Ada'nın kuzeyine de etkisini göstermiştir. Bu yaklaşım; piyasa mekanizmalarının güçlendirilmesi, özel sektörün teşvik edilmesi, yabancı sermayenin ülkeye çekilmesi ve uluslararası ticaretin serbestleştirilmesi gibi adımları içeriyor olsa da, yönetilemeyen sermaye akışları ve ekonomi biliminden bihaber karar vericilerin yanlış politikalarıyla liberal ekonomi dahi "devşirilmiş" ve kendi patikasına sapmıştır.
KKTC özelinde bu liberalleşme, özellikle turizm, yükseköğretim ve emlak sektörlerinde gözle görülür bir hareketliliğe yol açtı. Yeni oteller ve hızla yükselen konut projeleri, bu süreçlerin somut göstergeleri oldu. Yükseköğretim alanında ise son 10 yılda üniversite sayısının 20'nin üzerine çıkması gibi nicel bir büyüme yaşansa da, pandemi sonrası dönemde aktif öğrenci sayısının 30 bini bile bulmaması, bu büyümenin sürdürülebilirliği ve kalitesi hakkında ciddi sorular doğurmaktadır. Turizm sektörü de pandemi öncesi dönemde yıllık 1.5 milyonun üzerinde turist ağırlayarak önemli bir döviz girdisi sağlamış olsa da, bu rakamlara ulaşılmasıyla birlikte ortaya çıkan altyapı yetersizlikleri ve plansız büyüme, sektörün geleceği için endişe verici sinyaller vermiştir. Birçok kişi için bu gelişmeler, ekonomik bir canlanma ve refah artışı vaadi taşısa da, bir siyaset bilimci olarak, ekopolitik açıdan sormamız gereken temel soru şudur: Bu canlanma ne pahasına ve kimler için gerçekleşiyor? Ve bu büyüme, politik ekonominin yol açtığı yanlış kararların bir sonucu olarak ne tür "yol kazalarına" sebebiyet verdi?
Maalesef, Kuzey Kıbrıs deneyimi, bu sorulara genellikle olumsuz yanıtlar veriyor. Kontrolsüz büyüme, özellikle çevresel tahribatı beraberinde getirdi; verimli tarım alanları yerini betona bırakırken, doğal güzellikler sermayenin insafına terk edildi. Bu ekonomik liberalleşmenin yarattığı en büyük sorunsallardan biri, ekonominin üretimden ve yerel hizmetlerden uzaklaşarak sadece belirli sektörlere sıkışıp kalmasıdır. Tarım ve sanayi gibi katma değeri yüksek, istihdam sağlayan ve kendi kendine yeterliliği artıran sektörler yeterince desteklenmedi, bu alanlar giderek kan kaybetti. Ekonomik büyüme, büyük ölçüde dışa bağımlı ve döviz girdisi odaklı hizmet sektörleri üzerinden sağlandı. Bu durum, ekonomiyi dış şoklara karşı daha kırılgan hale getirirken, yerel üreticiyi ve hizmet sağlayıcılarını rekabet edemez duruma düşürdü.
Yükseköğretimdeki Yönetimsel Yanlışlar ve Sonuçları;
Özellikle yükseköğretim sektöründeki plansız büyüme, politik ekonomi kaynaklı yanlış kararların somut bir örneğidir. Üniversite sayısının hızla artırılması, nitelikten çok niceliğe odaklanma, piyasa ihtiyacından kopuk bölüm açılımları ve öğrenci çekme konusunda yaşanan manipülasyonlar, bu sektörün ciddi bir "yol kazasına" dönüşmesine neden olmuştur. Öğrenci sayılarındaki dramatik düşüş, hem üniversitelerin mali yapılarını zayıflatmış hem de bu sektörden beslenen yan sektörleri konut, ulaşım, gıda,hizmetler olumsuz etkilemiştir. Bu durum, devletin denetimindeki zafiyetler ve uzun vadeli stratejik planlamadan yoksunluğun bir sonucudur.
Daha da önemlisi, bu ekonomik büyümenin faydaları toplumun geneline yayılamadı. Gelir eşitsizlikleri belirginleşti; büyük sermaye grupları ve uluslararası aktörler daha fazla kazanırken, yerel esnaf, çiftçi ve dar gelirli vatandaşlar bu yarışın gerisinde kaldı. Kamu hizmetlerinin zayıflaması ve sosyal devlet anlayışının aşınması, neoliberal politikaların kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıktı. Eğitimden sağlığa, temel kamu hizmetlerine erişimde yaşanan sıkıntılar, özellikle dezavantajlı kesimleri daha da kırılgan hale getirdi.
Tanınmamışlığın Liberalleşmeye Etkisi, Tek Menşeli Sermaye ve Uluslararası Hukukun Etkisi; Kuzey Kıbrıs'ın uluslararası tanınmamışlık durumu, bu liberalleşme süreçlerini benzersiz kısıtlamalarla doldurmaktadır. Uluslararası hukukun getirdiği sınırlamalar, doğrudan ticaretin engellenmesi (AB Adalet Divanı'nın kuzey Kıbrıs'tan yapılan doğrudan ticareti yasaklayan kararları gibi), uluslararası bankacılık ve finans sistemlerine tam entegrasyonun eksikliği, serbestleşme potansiyelini doğuştan engellemektedir. Bu durum, çoğu zaman az denetlenebilir sermaye akışlarına zemin hazırlayabilir. Daha da önemlisi, bu kısıtlamalar nedeniyle ülkeye gelen yabancı sermaye, daha çok tek bir menşeden Türkiye Cumhuriyeti gelme eğilimindedir. Bu durum, sermayenin çeşitlilikten uzaklaşmasına, rekabet ortamının zayıflamasına ve dış şoklara karşı ekonominin sürdürülemez bir bağımlılık ilişkisi içine girmesine neden olmaktadır. Bu tek menşeden beslenme, risklerin dağıtılamaması anlamına gelmekte ve olası bir dış ekonomik daralmada tüm ekonomiyi derinden sarsma potansiyeli taşımaktadır.
Benzer zorluklarla karşılaşan Transdinyester gibi bölgeler, büyük ölçüde Rusya'ya bağımlı kalarak kendi ekonomik yapılarını sürdürmüştür. Rus rublesini ulusal para birimi olarak kullanmaları ve Rusya ile özel ticari anlaşmalar yapmaları, tanınmamışlıklarının getirdiği izolasyonu bir nebze olsun aşmalarını sağlamıştır. Ancak bu bağımlılık, çoğu zaman dışarıdan gelen sermayenin denetlenmesini zorlaştırmakta ve ekonomik çeşitlenmeyi engellemektedir. Somaliland gibi örnekler ise uluslararası tanınmamışlığına rağmen liman hizmetleri (Berbera Limanı'nın geliştirilmesi ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden DP World gibi tek bir büyük oyuncuyla yapılan anlaşmalar) ve hayvancılık gibi alanlarda alternatif ekonomik stratejiler geliştirerek, sınırlı da olsa dış ticaret ağlarını korumaya ve kendi iç dinamikleriyle ayakta kalmaya çalışmıştır. Ancak Somaliland örneği de, dış yatırımın tek kanaldan gelmesinin uzun vadede sürdürülemezlik ve bağımlılık riskini taşıdığını göstermektedir. KKTC'nin kendine özgü dinamikleri ve Türkiye ile olan ilişkisi, onu bu örneklerden farklı kılsa da, karşılaşılan temel zorluklar benzerdir ve liberalleşme süreçlerinin bu kısıtlamalar altında ne kadar sağlıklı ilerleyebileceği tartışma konusudur.
Değerli okurlar, ekonomik liberalleşmenin tek başına bir çözüm olamayacağı, hatta mevcut yapısal sorunları derinleştirebileceği açıktır. Gerçek ve kapsayıcı bir kalkınma, sadece sermayenin değil, aynı zamanda emeğin ve tüm toplumun refahını merkeze alan bir anlayışla mümkündür.
Bir sonraki yazımızda, ekonomik liberalleşmenin yarattığı bu zeminde, KKTC'nin politik liberalleşme arayışlarını, siyaset-sermaye ilişkilerini ve bu iki sürecin birbirini nasıl etkilediğini daha derinlemesine inceleyeceğiz. Peki, siyasi tanınmama koşullarında ve tek menşeden gelen sermaye ile ekonomik liberalleşme, gerçekten toplumsal refahı artırabilir mi, yoksa politik ekonominin yanlış kararlarıyla sadece belirli çıkar gruplarının güçlenmesine ve bağımlılığın derinleşmesine hizmet edermi?
Yazar. Siyaset Bilimci Mahmut KANBER